back.

merhaba ben geldim. yaklaşık on yıldır yazı yazmıyorum, farkındayım. neredesinlan demeyin, denmez.

teknik aksaklıklardan ötürü eski yazılar uçtu, en kısa zamanda yerine koymayı ümit ediyorum. onun dışında hayat artık daha sade, daha beyaz, daha mavi, daha kırmızı. ama hala zor, merak etmeyin.

hızlısından size bi özet geçelim, hem de dönemsel bir döküm olsun bizler için. şöyle buyrun:

yıldız, data mining, kasa, dikmen şarabı, şile bezi, ses kaydı, sürpriz kutu, çilek, milyarder, fincan, biftek, varmısın yokmusun, ayna, iyot, cacık, kalk artık sabah oldu, tavla, monopoli, ralli, kokakolaziro, peyote, brus, tez, gittigidiyor, dexter, nilüfer, uyku kardeşim, diş fırçası, iyot, yurt, balkon, domestos, telefon, masalın aslı, hayat zor, kadınbudu, lost, barbun, barbunya, dontturnaround, mayonez, parapoli, ceviz, ceviz kıracağı, balayı kingi, kereviz, targus, crusoe, sudaki ekmekler, alicenkçetin, ödevmakalesunumtez, uyku kardeşim, lady?, dondurma, pattes, kırmızı, yelek, heroes, 9kat, ikikocamanbardak, gömlek, arkadaşım, öncesenkapat, özbekistan, altıbinyetele, sudangeçirmakinaya, 78.5, kavaklıdere, ipeeek, çağlar, beşpopülercevaparıyoruz, bunusanavereyimmi?, ev, peri, viceroy, bursa, tünel, cheesecake, risk, sexandthecity, şemsiyemizibulanatamyüzbinlira, makasvesaçlar, ayhiçuğraşamam, şarjcihazı, fener, hiltonbanyo, altı, buzdolabı, postifenerji, zeytinyağlıtazefasulye, papatya, içindekabakçekirdeğiolangaripşey, barışalım, 61, 16′nın tersi - şimdi buldum, zeki, ayakkabı, demekki, kilervedelerbitişikamantanrım, wonderland, 93#, yumurtalıekmek, sarımsak cihazı, somuncubaba, gaste, taksim, ayraç, pvc, ejderha, fotraf, cocostar, elmaşeftali, mısır, ben de, aaaaaaaaaa evet, yıldız, ve kış biter bahar başlar.

daha da yazardım da acun başladı. hadi.

yok.

bence şimdi uyuyalım. sabah uyanınca her şey geçmiş olacak. evet evet. iyi geceler.

sugar.

size en güzelinden bir hikaye anlatayım istiyorum. hikaye saf huzurdan oluşsun istiyorum, yıldız’ın seveceği türden. bir yandan da acı olsun içinde, özlediğiniz hayatzor konseptine en uygun şekilde. bir de şiir gibi olsun istiyorum, konusu yıldızlı gökler ve mavi denizler olan gizil romantik bir şiir. “hepsi bir arada olur mu hiç?” deyip alpella ring reklamlarını hatırlayalım önce. tamam hatırladık, şimdi unutalım. 5 4 3 2 1. hoop ve unuttuk gitti.

yok yok hikayeyi falan boş verelim şimdi. size salonumuzdan ve içindeki eşyalardan bahsedeyim biraz. salonumuz - ki kendisi mavi salon olarak bilinir - L şeklinde tipik bir yüzüncüyılişçiblokları salonu. çirkin beyaz duvarları dışında belirgin bir özelliği yok. hemen karşımda - iki adım ötede - ellibeşyadaellibirekran tam renkli televizyonumuz var. kendisi dünyanın en süper ikinci televizyonu. karakterli. “var mısın yok musun”, “hatırla sevgili” ve “bıçak sırtı”nı çok seviyor. bir de “bez bebek”i seviyor. bunları çok sevdiği için de maalesef biz evde hep bunları seyretmek zorunda kalıyoruz. allahtan “bbg evi” bitti de onu seyretmek zorunda kalmıyoruz artık. yok böyle terbiyesiz bir televizyon. hemen yanında iki adet açık yeşil “happy new year” balonu duruyor. tahmin edeceğiniz üzere deey yılbaşından kalma. görüş alanımda iki tane daha balon var. biri televizyonun öbür yanında diğeri de duvara asılı durumda. indirmeyi akıl etmedim mi sanıyorsunuz? ettim tabii ki. ancak salondaki her eşya gibi bu da bir havalarda. söz dinlemiyor. neymiş, sırf ben söyledim diye inmezmiş. iyi dedim ben de. iyi.

kırmızı halımız var bir tane. ebatlarını bilmiyorum, salonun ortasını kaplıyor işte. üstünde boş bir gezma poşeti ve o poşetten çıkan gezma ile ilgisi olmayan dört şey. dört ne? pele. yok, olmadı bu sefer. ben kırmızı halının uzun kenarının ortasında duruyorum. bana göre sol üst köşede kılıçlar var. çocukların kolaylıkla ulaşabileceği bir yerde. hatta direkt yerde. dünyayı kurtarmamız gerektiğinde bu kılıçları belimize takıp dışarı fırlıyoruz. yani fırlardık. gençken. sırf kılıçlarımız güneşten etkilenmesin diye 1.80 boyunda bir çam ağacı aldık eve. kılıçlar onun gölgesinde duruyor. aslında perdeler kapalı olduğu için içeri pek güneş girmiyor ama biz yine de aldık ağacı. ne olur ne olmaz. almışken de yıldızlarla süsledik. bir de ışıklar var tabii, renk renk. evde çam ağacı beslemek gerçekten çok zor. her yere tüy döküyorlar şekerim. bir de evinizin direği sağda solda uçuşan çam ağacı tüylerinden hoşlanmıyorsa yandınız! ben mesela gün içinde mutlaka temizliyorum, akşam işten yorgun dönen yıldız’ım rahatsız olmasın diye.

başka ne var? telefon var mesela. o da yerde duruyor, kılıçların hemen yanında. en son bir saat önce çaldı. arka planda “beni koyup gitme” çalıyor. karşıdaki ses özlemiş, belli. izleyeni hüzünlendirecek bir sahne. içindeyken daha bir acı. bağırsana lan! bağır işte. yok. anca titreyen bir sesle “ben de” de. mal.

salonumuzda ayrıca iki çokeski çekyat, bir kaç kitap, enn pahalısından adsl modem, yarısı yenmiş peyman marka fıstık, nivea mendil, duru kolonya, boggle, fotraf makinesi, ayna, dolupil, boşpil, bozuk paralar, bozuk olmayan paralar - çok zenginiz, evet -, biradetgitar, renkli kağıtlar, renksiz kağıtlar, küçük spiderman topu, bir çift terlik, bir çift terlik daha, lanbukadarterliginneişivarburda, bir kaç cd/dvd, dağınık gazeteler, ders kitapları, bir kaç kalem, boş kindersürpriz kutusu, kumbara, televizyon kumandası, servis peçete, koli bandı, nilüfer bileti, kent turizm bileti, üçlü priz, web cam, sıfırbeşuç, silgi, birkaç fotraf, iki tane çakmak, uzun saç döneminden kalma bir iki toka, cep telefonu, rastgeleatılmış atkı-bere, kirli bardak ve bir adet iyacp bulunuyor. farkettiğiniz üzere bu yazıdan çok sıkıldım. teşekkürler. iyi geceler.

7.48

günün menüsü belli oldu. hani bir milletvekili vardı ya, otel ayısı deniyordu. hah işte, bu herifin bizim konumuzla ilgisi ne gerçekten bilmiyorum. onun için konuyu çok uzatmadan kapatıyorum. günün menüsünde patates kızartması ve domatesli makarna var. yanına da diyetkola. cumartesi ve öğlenin onikisi. normal şartlarda assla böyle bir menü göremezsiniz. ama bugün böyle olacak. peki neden? çünkü sabahın yedisinde c.ö (25,5) sürpriz yapıp kapımı çaldı, beni mutluluktan öldürdü. tüm yorgunluğuna rağmen yetmişüç saatlik yolu göze alması da ayrıca süperliğine kanıttır. “uyanınca sana kahvaltı hazırlarım” şeklindeki sözlerimin üstüne “aay iki kere üstüste kahvaltı falan edemem. mide bu da, işkembe değil” cevabını yapıştırdı. ben de bunun üzerine yukarıdaki menüyü önerdim. işkembe olmayan mide uyanır uyanmaz diyetkolayı ve pattes kızartmasını kabul ediyormuş. onu öğrendim. ben gidip alışveriş yapayım canlarım. hadi.

smoke on the feather

bir varmış hep varmış
altımızda 67 mustang, arka koltukta bir sepet
sepette ananas suyu, prigıls - açık yeşil olandan - ve bir kaç şey daha
aynayı kendine çeviriyor ha bire. kafasını sağa sola sallayıp saçlarını karıştırıyor
iki eliyle bastırıyor sonra aşağı doğru. kaküllerim çok iğrenç deyip duruyor
yoldan gözlerimi ayırıyorum, ona bakıyorum uzun uzun
dünyanın en güzel kakülleri. dünyanın en güzeli yüzü
ne kadar şanslı olduğumu farkediyorum yetmişüçüncü kez
“bakılmaz!”
yola bakıyorum tekrar
upuzun yol. dümdüz yol
sarı yol çizgileri. sarı çöl
aşık oluyorum tekrar
arabayı durduruyorum
dünyanın en güzel tepesindeyiz
sepetimizi alıyor arka koltuktan
içinden bir ağaç çıkarıyor
gölgesine seriyor örtümüzü
bir de denizimiz varmış
çıkarıyor onu da, usulca seriyor ayaklarımızın altına
ne iyi etmiş de yanına almış
“tefal misin sen?” diyorum
“sensin o” diyor
tepe, ağaç ve deniz
bir de biz işte
ne eksik ki?
evet evet, hava çok sıcak
üçkibir ve rüzgarımız piknik sepetinden hopdışarı
saçlarımızı okşasın, üşütsün biraz
şarap iyi giderdi bu sahneye ama biz romantik değiliz ki
ananas suyu içeriz anca
olsun, tadı güzel
sırt üstü atıyoruz kendimizi
gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
karıştırıyor bulutları eliyle
C yazıyor bulutun birinden
üstümüzden geçip gitmesini izliyoruz C’nin
bir tane bulut yakalıyorum ben de
avucumda oynayıp oynayıp gökyüzüne bırakıyorum
yükseliyor yükseliyor ve kocaman beyaz bir yıldız oluyor
yüzüne bakıyorum, o salak sırıtış
çok mutlu, belli
yakalıyor yıldızımı, avucuna saklıyor
üflüyor avucuna
yıldızbulut donuyor, yıldızbuz oluyor
elime koyuyor yıldızbuz’u
eriyor
eridikçe bana karışıyor
yıldızbuz eriyor, yıldızben oluyor
kalkıyoruz
bir kayanın tepesindeymişiz
çıkarıyoruz elbiselerimizi
atlıyoruz denize
su en güzel haliyle sarıyor bizi
içmek istiyoruz hepsini
“ben sırt üstü de yüzebilirim” diyor
“ne var bunda, ben de yaparım” diyorum
bırakıyoruz kendimizi suya
gökyüzüne bakıyoruz tekrar
gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
hiç bitmesin istiyoruz
nokta.

koy koy koy.

oyh yeminle başım çok ağrıyor. aslında ne zamandır ben unutmuştum bu blogu, dün hanım hatırlattı. yazsanalanartık tadında bir şey dedi ama tabii ki bu kadar kaba değil. o asssla “lan” demez. tamamlanyazacağım tadında bir şey dedim ben de ama tabii ki bu kadar kaba değil. ben asssla “lan” demem. yazacak makul bir şeyim olmadığı için ve ben sabah sabah dükkana gelmek zorunda kaldığım için ve dükkanda benden başka kimse olmadığı için ve moby çaldığı için ve hanım uyuduğu için ve daha başka bir sürü parametre var olduğu için şimdi kendime bir çay alacağım ve dönüşte size acılar içindeki kettle’ımızın hikayesini anlatacağım. bekleyin beni.

geldim. earl grey tercih ettim. earl grey’de bulunan e vitamini dudaklara iyi geliyormuş, ondan bugün earl grey’e şans tanıdım. ne mutlu ona. artık dudaklarım daha az çatlayacak. iki tane nivea alacaktım, unuttum bak. bir de wax. tamam tamam kapatalım bu mevzuyu.

şimdi çay alabildikten sonra kettle’ın hayatını anlatmak o kadar da anlamlı gelmedi bana. o yüzden geçiyorum o konuyu. siz şimdilik çok acılar çektiğini bilin yeter. sonra bi ara belki anlatırım.

tamam tamam. bugün de yazımızın sonuna geldik. teşekkürler. iyigunler.

çöp.

sevgili palyaço dodo,

sitem dolu sms’lerin bana ulaşıyor. ne bayramda ne de yılbaşında gelebildik ziyaretine. elimden geleni yapıyorum. lütfen daha fazla mesaj atma. sana da yazık.

teşekkürler.

*

benim hayatım yetmişüç parçadan oluşur.

bunların dokuzu, annemin karnında olduğum her aydır. saf güven.

biri, kafam güzel dolaştığım yıllardır. açık renk kafamla toprak yollarda dolaştığım yıllar. dört yaşına kadar olmalı sanırım. ondan sonra düşünmeye başladım. elektrikle tanıştım, renksiz/renkli televizyonla. turuncu renginin isminin “turuncu” olduğunu öğrendim. saf bilgi.

ikisi, ilk sevgilimin başında durup ateşinin düşmesini beklediğim her saati gösteriyor. ateşin ne olduğunu, neden olduğunu bile bilmezken televizyondan öğrendiğim kadarıyla bezi ıslatıp alnına koyuyordum. çok korkuyordum. tekrar karnına gireyim istedim. olmadı. saf korku.

yedisi karanlık bölge. şekillenmeye başladı kafam, yüzüm, ellerim, benligim. evdeki kasetleri kalemle sardığım dönemlerdi. televizyon bozuk diye içini açtığım dönemler. kitaplar vardı bir de. saf merak.

dördü yatılı okuldaki ilk haftamda her gecem. benim gibi bir sürü insan var etrafımda. benim gibi kimse yok. hepsi camdan bakıp bakıp bir şeyler düşünüyor. ayrı ayrı şeyler. dışarıda seyyar kasetçi açıyor teybin sesini. ahmet kaya söylüyor. kuzen yanıma geliyor. sarılıyorum bir defa. anlamıyor. saf yalnızlık.

üçü bir daha göremeyeceğimi, dokunamayacağımı idrak ettiğim anda ağladığım her saattir. ağlamam bir şeyi değiştirmeyecekti ki. onun dışında da bir şeyim yoktu ki. acıydı. saf acı.

biri bir kızı ilk öptügüm an. sadece bir saniye. ne olduğunu bile anlamadan. saf heyecan.

dördünü yaptığım tüm salaklıklar oluşturur. sonuçlarını düşünmeden attığım adımlar. onlar olmasa da olmaz ki. kötüsünü bilmeden daha iyisini nasıl yapacaksın? saf mallık.

kaç oldu? geriye kaç kaldı? saymakla uğraşamayacağım. gerisi senin olsun. sen şekillendir.

Keren Ann & Bardi Johannson - La Ballade of Lady and Bird

gö kan.

7.48′de çaldı yine saat. ertele ertele. beş dakika daha? hadi.

uyandım. saat 9.42. camdan gelen soğuk yüzünden kafamı çıkarmak istemiyorum yorganın altından. sonra kafama dokunuyorum. saçlar! saçlarım yok. sonra geçiyor. kestirdik ya. evet kestirdik. hoşçakal rapunzel, hoş geldin hülyaavşar. bu konuya sonra, çok sonra değinirim. daha detaylı bir şekilde. şu anda istemiyorum. hızlı bir el-yüz-diş yıkama sonrası aynadan kendime baktım uzun uzun. neler düşündüm? kim bilir? pele.

sonra telefonu alıyorum elime. 57. bloga bir taksi. taksi’de neler düşündüm? kim bilir? evet, pele.

7.48′de çaldı yine saat. kafamı kaldırdım. soğuk yorganın içine girdi. titredim. telefonumu aradım. tüm gece bu anın gelmesini beklemiştim. artık bir bahanem vardı. “günaydın”. sonra ne oldu? ertele ertele. beş dakika daha? hadi.

uyandım. saat 9.42. camdan gelen soğuk yüzünden kafamı çıkarmak istemiyorum yorganın altından. birden doğruluyorum. sabaha kadar bana lost izletmiş bilgisayarın ekranını hafif yukarı kaldırıyorum. hemen bir Esc. ve explorer. yaz yaz yaz. daha hızlı olmalıyım. önce gmail, sonra reader. bir bakıyorum çalışmıyor. wireless yapma. bugün yapma. bakmam lazım, ne olur yapma. modeme koşuyorum, reset atıp geri geliyorum. hah oldu. bir an gelmeyeceksin diye öyle korktum ki! devam. facebook. last.fm. tekrar last.fm. sonra da korka korka kereviz. “veda” yok. her yerde “veda” var. sonra kafama dokunuyorum. saçlar! saçlarım yok. sonra geçiyor. kestirdik ya. evet kestirdik. hoşçakal rapunzel, hoş geldin hülyaavşar. bu konuya sonra, çok sonra değinirim. daha detaylı bir şekilde. şu anda istemiyorum. hızlı bir el-yüz-diş yıkama sonrası aynadan kendime baktım uzun uzun. neler düşündüm? kim bilir? pele.

yeter bu kadar baktığın aynaya diyorum. sen git ben tüküreceğim diyor. olmaz, gitmem diyorum. git! diye tersliyor. yine komik bir şekilde tükürüyor ağzındaki köpükleri. salona giden kapıda durup banyoya bakıyorum. birazdan çıkacak, birazdan çıkacak. çıkmıyor. hayal miydi? bu yaşta hayal mi olurmuş! olur. giyiniyorum. bi pantolon, bi tişört yeterdi ya bana. ama yetmez ki. kar var. sonra telefonu alıyorum elime. 57. bloga bir taksi. taksi’de neler düşündüm? kim bilir? evet, pele.

7.48′de çaldı yine saat. kafamı kaldırdım. soğuk yorganın içine girdi. titredim. telefonumu aradım. tüm gece bu anın gelmesini beklemiştim. artık bir bahanem vardı. “günaydın”. kafasını kaldırıp bana bakıyor. sonra hemen çeviriyor suratını. bakılmaz. geri uyuyor. öpüyorum yanağını. öpülmeden kalkılmaz ki. öpüyorum ve uçup gidiyor. en tepeye. sokağın tavanına. sonra ne oldu? ertele ertele. beş dakika daha? hadi.

uyandım. saat 9.42. 11′de uyudum desen eder sana 11 saat. oha. oha ne be, benim normalim bu diyor. sonra hemen çeviriyor suratını. bakılmaz. benim norlmalim ne diye düşünüyorum. cevap yok. silik. camdan gelen soğuk yüzünden kafamı çıkarmak istemiyorum yorganın altından. kafam neden yorganın altında ki? ben hiç böyle uyumam ki. şaşırıyorum. yastığın şekli bozulmuş. kenara bırakıyorum. birden doğruluyorum. sabaha kadar bana lost izletmiş bilgisayarın ekranını hafif yukarı kaldırıyorum. hemen bir Esc. kapansın GomPlayer ve explorer. yaz yaz yaz. daha hızlı olmalıyım. ben çok hızlı klavye kullanırım. en hızlı benim. önce gmail, sonra reader. bir bakıyorum çalışmıyor. wireless yapma. bugün yapma. bakmam lazım, ne olur yapma. modeme koşuyorum, reset atıp geri geliyorum. hah oldu. bir an gelmeyeceksin diye öyle korktum ki! devam. facebook. last.fm. tekrar last.fm. sonra da kereviz. yok birşey, şey’ler ayrı! buna da şükür. sonra kafama dokunuyorum. saçlar! saçlarım yok. sonra geçiyor. kestirdik ya. evet kestirdik. hoşçakal rapunzel, hoş geldin hülyaavşar. bu konuya sonra, çok sonra değinirim. daha detaylı bir şekilde. şu anda istemiyorum. hızlı bir el-yüz-diş yıkama sonrası aynadan kendime baktım uzun uzun. neler düşündüm? kim bilir? pele.

yeter bu kadar baktığın aynaya diyorum. sen git ben tüküreceğim diyor. olmaz, gitmem diyorum. git! diye tersliyor. yine komik bir şekilde tükürüyor ağzındaki köpükleri. salona giden kapıda durup banyoya bakıyorum. birazdan çıkacak, birazdan çıkacak. çıkmıyor. hayal miydi? bu yaşta hayal mi olurmuş! olmaz mı? giyiniyorum. bi pantolon, bi tişört yeterdi ya bana. ama yetmez ki. kar var. kar bu, olacak tabii. kışın ölünmez ki. hem küresel vurdu buraları. geçer birazdan. geçmez belki de. çok çok istersek geçmez mi? çok çok istemeyiz ki. neyse. sonra telefonu alıyorum elime. 57. bloga bir taksi. taksi’de neler düşündüm? kim bilir? evet, pele.

ben hayatzor’u seviyorum. kim sevmez ki kendi blogunu? o da doğru. çok aksattım. yazasım yok dedim hep. neden yazamadığımı bir ben bilirim diyemeyeceğim. bir ben daha var. o da biliyor. verilmiş sözler vardı, ağızdan çıkmış. o değil de ilhan almayacaktı. yapmayacaktı.

acı bizim işimiz.

sevmediğim bu şehri bana çok sevdirdi. “acı” diye diye bu sevgiyi elimden aldı. sen üzülme diye ne günahlar yazdım haneme. sen daha bana şarkı armağan et. peh. aynısını geri yolluyorum.

ezginin günlüğü - şehir

ben dönemedim geri. halen o sokak arasındayım. arkandan bakıyorum.

buzda dans

YASEMIN yazın, 3544′e gönderin. Şaka yapmıyorum. Biz az önce yaptık, siz de yapmalısınız, gerçekten. Teşekkürler.