onbir.
hava hayvan gibi sıcak. öğlen güneşi altında bulmuşuz bir gölge, oturmuş çay içiyoruz. içmesek de olurdu tabii ama malumunuz çay harareti alır. sonra son model radyolu saatime takıyorum kulaklığı. sol tekini ona uzatıyorum. sırt üstü yatıyoruz. etrafta kağıt parçaları uçuşmaya başlıyor. gök masmavi. bir kaç beyaz yama yapılmış rastgele yerlere, hepsi bu. gözlerimi kapatıyorum. vega çalıyor. kapkara-upuzun-çoksıcak bir elbise giymiş kadın, sahnede zıplıyor. bu sıcakta o elbise hiç olmuş mu diyorum. kızıyorum. “git üstüne küresel ısınmaya daha uygun bir şeyler giy” diye bağırıyorum. duymuyor. nerden duysun canım, etrafta onaltıonsekiz yaşları arasında yetmişüç tane genç tepiniyor, bir yandan da parça-değil-şarkıya eşlik ediyorlar. canım sıkılıyor. sıcak biramdan bir yudum daha alıyorum. suratımı ekşitiyorum. tanıdık birilerine rastlamadan oradan uzaklaşmak umuduyla tanıdık birilerine bakıyormuşum gibi yapıp kalabalığa karışıyorum. millet delirmiş resmen. teyzenin biri domatesleri kendi seçmek istiyor. pazarcıabi kızıyor. “beraber atalım istersen; ben çürükleri, sen iyileri. kim daha hızlı görürüz” diyor. kararmış ellerine bakıyorum, kocamanlar. gülüyorum. tanıyor beni hemen. “sen biraz daha dolaş, ben domatesleri ayarlıyorum” anlamında bir işaret yapıyor başıyla. karşılık verip tekrar kalabalığa karışıyorum.herkes, her şey hareket etmeye başlıyor. yağmur başlıyor sonra. telefonum çalıyor. açıyorum. “neredesin lan eşşekoğlueşşek” diyor babam, her babanın en az bir defa oğluna söylediği gibi. her oğlun en az bir defa verdiği cevabı tekrarlamak istemiyorum. “vallahi arayamadım sizi babacığım” diyorum. evet, yalan söyledim. ben babamla asla “siz”li konuşmam. aslında bakarsanız onunla türkçe de konuşmam hiç. babam ingiliz benim, kraliyet ailesinden. telefonu kapatıyorum. balkondaki çiçeklerime bakıyorum. yağmur yetmemiş. suluyorum, yapraklarını yıkıyorum. sonra oturuyorum bilgisayarımın başına. yandaki aynadan parmaklarım görünüyor. kocamanlar. tek-başlarına-anlamsız hareketlerle sağa sola hareket ediyorlar. sonra aklıma geliyor yazmak istediklerim. şerefime bardağı havaya kaldırıyorum. “bırak bunları” diyor içimden bir ses. sessizce indiriyorum bardağı aşağı. bir yudum alıyorum kahvemden. “bırak bunları” diyor içimden bir ses. müziğin sesini açıyorum sonra. bir de gözlerimi.
May 12th, 2008 at 7:33 pm
vega’daki deniz, hep aynı şeyi giyiyor sanki…kapkara, saçları gibi…
ağzı şeker, öpülesi ayrı…seviyorum.
benim saksıdaki domatesler olmadı, senin eskiler gibi, tırtıllandı ayrı…kedimle tırtılları bir bir öldürdük, belki kelebenk olacaklardı, önemsemedik. zaten yeşillerdi…
May 12th, 2008 at 8:24 pm
ben bile böyle rüya görmüyorum. ne o öyle.
May 14th, 2008 at 2:27 pm
sevgili meti,
kısa bir süre içinde salatalık ekmeyi planlıyoruz. neticeden haberdar ederim seni.
sevgili skör,
sana verecek bir cevap bulamadım. teşekkürler.
May 31st, 2008 at 1:21 pm
küçüklüğümden beri çayın hararet aldığını söylerlerdi, ama hiç soramadım sıcak diye mi alıyor diye. Hep öyle olduğuna inandım, ama geçenlerde bir arkadaş o zaman niye kahve almıyor dedi öylece kaldım. hiç düşünmemişim. sevgili hocam bu konuda yardım istiyorum. çay neden hararet alır?