kn #153276
kişisel not #153276: (14.05.2008, 14:31)
çayıma şeker atmış olduğumu şeker attıktan iki saniye sonra unutmaktan nefret ediyorum.
kişisel not #153276: (14.05.2008, 14:31)
çayıma şeker atmış olduğumu şeker attıktan iki saniye sonra unutmaktan nefret ediyorum.
geçen gün birbuçuk yaşından beri özenle not ettiğim hayat deneyimlerimi karıştırırken şu maddeye rastladım:
hayat deneyimi #3:
süt içmek bana yarıyor.
dört yaşında okula başlamış, les puanı 78.5, aylık net maaşı altıbinyetele ve harddiskinde 712MB boş yeri olan bir yüksek mühendis olarak deneyimlerime kulak asmamanızı salık veriyorum.
teşekkürler.
hava hayvan gibi sıcak. öğlen güneşi altında bulmuşuz bir gölge, oturmuş çay içiyoruz. içmesek de olurdu tabii ama malumunuz çay harareti alır. sonra son model radyolu saatime takıyorum kulaklığı. sol tekini ona uzatıyorum. sırt üstü yatıyoruz. etrafta kağıt parçaları uçuşmaya başlıyor. gök masmavi. bir kaç beyaz yama yapılmış rastgele yerlere, hepsi bu. gözlerimi kapatıyorum. vega çalıyor. kapkara-upuzun-çoksıcak bir elbise giymiş kadın, sahnede zıplıyor. bu sıcakta o elbise hiç olmuş mu diyorum. kızıyorum. “git üstüne küresel ısınmaya daha uygun bir şeyler giy” diye bağırıyorum. duymuyor. nerden duysun canım, etrafta onaltıonsekiz yaşları arasında yetmişüç tane genç tepiniyor, bir yandan da parça-değil-şarkıya eşlik ediyorlar. canım sıkılıyor. sıcak biramdan bir yudum daha alıyorum. suratımı ekşitiyorum. tanıdık birilerine rastlamadan oradan uzaklaşmak umuduyla tanıdık birilerine bakıyormuşum gibi yapıp kalabalığa karışıyorum. millet delirmiş resmen. teyzenin biri domatesleri kendi seçmek istiyor. pazarcıabi kızıyor. “beraber atalım istersen; ben çürükleri, sen iyileri. kim daha hızlı görürüz” diyor. kararmış ellerine bakıyorum, kocamanlar. gülüyorum. tanıyor beni hemen. “sen biraz daha dolaş, ben domatesleri ayarlıyorum” anlamında bir işaret yapıyor başıyla. karşılık verip tekrar kalabalığa karışıyorum.herkes, her şey hareket etmeye başlıyor. yağmur başlıyor sonra. telefonum çalıyor. açıyorum. “neredesin lan eşşekoğlueşşek” diyor babam, her babanın en az bir defa oğluna söylediği gibi. her oğlun en az bir defa verdiği cevabı tekrarlamak istemiyorum. “vallahi arayamadım sizi babacığım” diyorum. evet, yalan söyledim. ben babamla asla “siz”li konuşmam. aslında bakarsanız onunla türkçe de konuşmam hiç. babam ingiliz benim, kraliyet ailesinden. telefonu kapatıyorum. balkondaki çiçeklerime bakıyorum. yağmur yetmemiş. suluyorum, yapraklarını yıkıyorum. sonra oturuyorum bilgisayarımın başına. yandaki aynadan parmaklarım görünüyor. kocamanlar. tek-başlarına-anlamsız hareketlerle sağa sola hareket ediyorlar. sonra aklıma geliyor yazmak istediklerim. şerefime bardağı havaya kaldırıyorum. “bırak bunları” diyor içimden bir ses. sessizce indiriyorum bardağı aşağı. bir yudum alıyorum kahvemden. “bırak bunları” diyor içimden bir ses. müziğin sesini açıyorum sonra. bir de gözlerimi.
ben doğum günü kutlayan biri değilim, biliyorsunuz. bilmiyorsanız da öğrenin canım, ne var yani. pek öyle hediye almaya da alışık değilim. lakin yaklaşan doğum günümde hanım illa hediye alacağım diye tutturdu. hatta ne alacağını bilemeyip siz sevgili blog okuyucularından yardım bile istemiş. şimdi sizinle açık konuşayım. benim hanıma “bana şunları şunları al” diyecek yüzüm yok. onun için sizden ricam, gerçekten çok ihtiyacım olan bir iki küçük şeyi yorum olarak hanıma yazmanız. bu ihtiyaçlarımın hiç birinin fuzuli olmadığını belirtmek isterim. ne kadar çok yorum, o kadar çok şans. teşekkürler. iyi günler.
işte çok çok acil ihtiyaçlarım:
- araba (1 adet): illa marka belirtecekseniz ford focus olmasın, sonra o kullanır bana hiç vermez.
- ceviz kıracağı (1 adet)
- PS3 (1 adet): Wii de olur.
- güzel bahçesi olan müstakil ev (1 adet): müştemilat olmasın lütfen. müştemilat, evet. 5 yıllık kira bedelini de kabul ederim, sorun değil benim için.
- el feneri (1 adet): fıstık yeşili renginde olursa daha iyi olur
- sonic blade (1 adet): v-slicer veya magic bullet da kabulümdür.
- yüzbinyetele nakit para (1 adet)
- buzdolabı (1 adet): çift kapılı, en az 435litre iç hacimli, adı cris olan.
ve son olarak
- terlik (10 çift): dokuz çifti kazakistan’a gidecek.
yazalım ki unutmayalım:
bir şey unuttuk mu? sanmıyorum. işten çıkma vakti geldi o zaman. hadi.
merhaba ben geldim. yaklaşık on yıldır yazı yazmıyorum, farkındayım. neredesinlan demeyin, denmez.
teknik aksaklıklardan ötürü eski yazılar uçtu, en kısa zamanda yerine koymayı ümit ediyorum. onun dışında hayat artık daha sade, daha beyaz, daha mavi, daha kırmızı. ama hala zor, merak etmeyin.
hızlısından size bi özet geçelim, hem de dönemsel bir döküm olsun bizler için. şöyle buyrun:
yıldız, data mining, kasa, dikmen şarabı, şile bezi, ses kaydı, sürpriz kutu, çilek, milyarder, fincan, biftek, varmısın yokmusun, ayna, iyot, cacık, kalk artık sabah oldu, tavla, monopoli, ralli, kokakolaziro, peyote, brus, tez, gittigidiyor, dexter, nilüfer, uyku kardeşim, diş fırçası, iyot, yurt, balkon, domestos, telefon, masalın aslı, hayat zor, kadınbudu, lost, barbun, barbunya, dontturnaround, mayonez, parapoli, ceviz, ceviz kıracağı, balayı kingi, kereviz, targus, crusoe, sudaki ekmekler, alicenkçetin, ödevmakalesunumtez, uyku kardeşim, lady?, dondurma, pattes, kırmızı, yelek, heroes, 9kat, ikikocamanbardak, gömlek, arkadaşım, öncesenkapat, özbekistan, altıbinyetele, sudangeçirmakinaya, 78.5, kavaklıdere, ipeeek, çağlar, beşpopülercevaparıyoruz, bunusanavereyimmi?, ev, peri, viceroy, bursa, tünel, cheesecake, risk, sexandthecity, şemsiyemizibulanatamyüzbinlira, makasvesaçlar, ayhiçuğraşamam, şarjcihazı, fener, hiltonbanyo, altı, buzdolabı, postifenerji, zeytinyağlıtazefasulye, papatya, içindekabakçekirdeğiolangaripşey, barışalım, 61, 16′nın tersi - şimdi buldum, zeki, ayakkabı, demekki, kilervedelerbitişikamantanrım, wonderland, 93#, yumurtalıekmek, sarımsak cihazı, somuncubaba, gaste, taksim, ayraç, pvc, ejderha, fotraf, cocostar, elmaşeftali, mısır, ben de, aaaaaaaaaa evet, yıldız, ve kış biter bahar başlar.
daha da yazardım da acun başladı. hadi.
bence şimdi uyuyalım. sabah uyanınca her şey geçmiş olacak. evet evet. iyi geceler.
size en güzelinden bir hikaye anlatayım istiyorum. hikaye saf huzurdan oluşsun istiyorum, yıldız’ın seveceği türden. bir yandan da acı olsun içinde, özlediğiniz hayatzor konseptine en uygun şekilde. bir de şiir gibi olsun istiyorum, konusu yıldızlı gökler ve mavi denizler olan gizil romantik bir şiir. “hepsi bir arada olur mu hiç?” deyip alpella ring reklamlarını hatırlayalım önce. tamam hatırladık, şimdi unutalım. 5 4 3 2 1. hoop ve unuttuk gitti.
yok yok hikayeyi falan boş verelim şimdi. size salonumuzdan ve içindeki eşyalardan bahsedeyim biraz. salonumuz - ki kendisi mavi salon olarak bilinir - L şeklinde tipik bir yüzüncüyılişçiblokları salonu. çirkin beyaz duvarları dışında belirgin bir özelliği yok. hemen karşımda - iki adım ötede - ellibeşyadaellibirekran tam renkli televizyonumuz var. kendisi dünyanın en süper ikinci televizyonu. karakterli. “var mısın yok musun”, “hatırla sevgili” ve “bıçak sırtı”nı çok seviyor. bir de “bez bebek”i seviyor. bunları çok sevdiği için de maalesef biz evde hep bunları seyretmek zorunda kalıyoruz. allahtan “bbg evi” bitti de onu seyretmek zorunda kalmıyoruz artık. yok böyle terbiyesiz bir televizyon. hemen yanında iki adet açık yeşil “happy new year” balonu duruyor. tahmin edeceğiniz üzere deey yılbaşından kalma. görüş alanımda iki tane daha balon var. biri televizyonun öbür yanında diğeri de duvara asılı durumda. indirmeyi akıl etmedim mi sanıyorsunuz? ettim tabii ki. ancak salondaki her eşya gibi bu da bir havalarda. söz dinlemiyor. neymiş, sırf ben söyledim diye inmezmiş. iyi dedim ben de. iyi.
kırmızı halımız var bir tane. ebatlarını bilmiyorum, salonun ortasını kaplıyor işte. üstünde boş bir gezma poşeti ve o poşetten çıkan gezma ile ilgisi olmayan dört şey. dört ne? pele. yok, olmadı bu sefer. ben kırmızı halının uzun kenarının ortasında duruyorum. bana göre sol üst köşede kılıçlar var. çocukların kolaylıkla ulaşabileceği bir yerde. hatta direkt yerde. dünyayı kurtarmamız gerektiğinde bu kılıçları belimize takıp dışarı fırlıyoruz. yani fırlardık. gençken. sırf kılıçlarımız güneşten etkilenmesin diye 1.80 boyunda bir çam ağacı aldık eve. kılıçlar onun gölgesinde duruyor. aslında perdeler kapalı olduğu için içeri pek güneş girmiyor ama biz yine de aldık ağacı. ne olur ne olmaz. almışken de yıldızlarla süsledik. bir de ışıklar var tabii, renk renk. evde çam ağacı beslemek gerçekten çok zor. her yere tüy döküyorlar şekerim. bir de evinizin direği sağda solda uçuşan çam ağacı tüylerinden hoşlanmıyorsa yandınız! ben mesela gün içinde mutlaka temizliyorum, akşam işten yorgun dönen yıldız’ım rahatsız olmasın diye.
başka ne var? telefon var mesela. o da yerde duruyor, kılıçların hemen yanında. en son bir saat önce çaldı. arka planda “beni koyup gitme” çalıyor. karşıdaki ses özlemiş, belli. izleyeni hüzünlendirecek bir sahne. içindeyken daha bir acı. bağırsana lan! bağır işte. yok. anca titreyen bir sesle “ben de” de. mal.
salonumuzda ayrıca iki çokeski çekyat, bir kaç kitap, enn pahalısından adsl modem, yarısı yenmiş peyman marka fıstık, nivea mendil, duru kolonya, boggle, fotraf makinesi, ayna, dolupil, boşpil, bozuk paralar, bozuk olmayan paralar - çok zenginiz, evet -, biradetgitar, renkli kağıtlar, renksiz kağıtlar, küçük spiderman topu, bir çift terlik, bir çift terlik daha, lanbukadarterliginneişivarburda, bir kaç cd/dvd, dağınık gazeteler, ders kitapları, bir kaç kalem, boş kindersürpriz kutusu, kumbara, televizyon kumandası, servis peçete, koli bandı, nilüfer bileti, kent turizm bileti, üçlü priz, web cam, sıfırbeşuç, silgi, birkaç fotraf, iki tane çakmak, uzun saç döneminden kalma bir iki toka, cep telefonu, rastgeleatılmış atkı-bere, kirli bardak ve bir adet iyacp bulunuyor. farkettiğiniz üzere bu yazıdan çok sıkıldım. teşekkürler. iyi geceler.
bir varmış hep varmış
altımızda 67 mustang, arka koltukta bir sepet
sepette ananas suyu, prigıls - açık yeşil olandan - ve bir kaç şey daha
aynayı kendine çeviriyor ha bire. kafasını sağa sola sallayıp saçlarını karıştırıyor
iki eliyle bastırıyor sonra aşağı doğru. kaküllerim çok iğrenç deyip duruyor
yoldan gözlerimi ayırıyorum, ona bakıyorum uzun uzun
dünyanın en güzel kakülleri. dünyanın en güzeli yüzü
ne kadar şanslı olduğumu farkediyorum yetmişüçüncü kez
“bakılmaz!”
yola bakıyorum tekrar
upuzun yol. dümdüz yol
sarı yol çizgileri. sarı çöl
aşık oluyorum tekrar
arabayı durduruyorum
dünyanın en güzel tepesindeyiz
sepetimizi alıyor arka koltuktan
içinden bir ağaç çıkarıyor
gölgesine seriyor örtümüzü
bir de denizimiz varmış
çıkarıyor onu da, usulca seriyor ayaklarımızın altına
ne iyi etmiş de yanına almış
“tefal misin sen?” diyorum
“sensin o” diyor
tepe, ağaç ve deniz
bir de biz işte
ne eksik ki?
evet evet, hava çok sıcak
üçkibir ve rüzgarımız piknik sepetinden hopdışarı
saçlarımızı okşasın, üşütsün biraz
şarap iyi giderdi bu sahneye ama biz romantik değiliz ki
ananas suyu içeriz anca
olsun, tadı güzel
sırt üstü atıyoruz kendimizi
gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
karıştırıyor bulutları eliyle
C yazıyor bulutun birinden
üstümüzden geçip gitmesini izliyoruz C’nin
bir tane bulut yakalıyorum ben de
avucumda oynayıp oynayıp gökyüzüne bırakıyorum
yükseliyor yükseliyor ve kocaman beyaz bir yıldız oluyor
yüzüne bakıyorum, o salak sırıtış
çok mutlu, belli
yakalıyor yıldızımı, avucuna saklıyor
üflüyor avucuna
yıldızbulut donuyor, yıldızbuz oluyor
elime koyuyor yıldızbuz’u
eriyor
eridikçe bana karışıyor
yıldızbuz eriyor, yıldızben oluyor
kalkıyoruz
bir kayanın tepesindeymişiz
çıkarıyoruz elbiselerimizi
atlıyoruz denize
su en güzel haliyle sarıyor bizi
içmek istiyoruz hepsini
“ben sırt üstü de yüzebilirim” diyor
“ne var bunda, ben de yaparım” diyorum
bırakıyoruz kendimizi suya
gökyüzüne bakıyoruz tekrar
gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
hiç bitmesin istiyoruz
nokta.